ALBERT EİNSTEİN – HAYATIN ANLAMI , BİLİM VE DİN, ZENGİNLİK ÜSTÜNE , KOZMİK DİN ANLAYIŞI , AYDINLARA BİLDİRİ

Biz dünyalıların ne garip bir durumu var! Burada kısa bir süre için bulunuyoruz. Niçin geldiğimizi bilmiyoruz, sezer gibi oluyoruz zaman zaman. Ama, çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz; önce, bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da, yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için. İç Ve dış hayatımın, ölü ve diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeğe çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. Azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çok kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. Bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. AYRICA ŞUNA DA İNANIYORUM Kİ, SADE VE KENDİ HALİNDE BİR YAŞAYIŞ, BEDEN VE KAFA BAKIMINDAN HERKES İÇİN DAHA İYİDİR.

İNSANIN FİLOZOFİK ANLAMDAKİ ÖZGÜRLÜĞÜNE HİÇ DE İNANMIYORUM. Her birimizin davranışları, yalnız dış baskıların değil içten gelen bir takım zorunlukların da etkisindedir. Schopenhauer’in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini isteyemez» sözü tâ gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini, kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humor’a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

İnsan hayatının, genel olarak, yaradılışın anlamını ya da ‘’amacım” araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. Bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten bir takım ülküler vardır. Bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. Böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler, İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur. Aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiç bir zaman ulaşılamıyacak bir amaca yönelmesem, hayat bana bomboş gelebilirdi. Nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama, tâ çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

Bende coşkun bir toplumsal adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye. Bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir. Bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. İnsan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. Bunu gören, gerçi, iç temizliğini, kaygısızlığını az çok yitirir. Ama, buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız, kalarak kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

Benim politik ülküm demokratik ülküdür. Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır. Bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. Bunda beni taı kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. Bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arası gelmez didinmelerimle bulduğum bir kaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden gelebilir. Çok iyi biliyorum ki, her hangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. Ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır. Yöneticilerini seçebilmelidirler. Zorbalığa dayanan otokratik bir düzen, bence, kısa zamanda bozulur. Çünkü, zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve dâhi zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır bence. Bu yüzden, bugün italya’da ve Rusya’da gördüğüm böylesi düzenlerin karşısındayım var gücümle. Bugünkü Avrupada demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedenini, demokrasinin temel düşüncesinde değil, hükümet başındakilerin kolay değişkenliğinde ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba  katmayan niteliğindedir. Ama bence Kuzey Amerika Birleşik Devletleri bu bakımdan doğru yolu bulmuşlardır. Uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır, ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir. Buna karşılık, bizim politik sistemimizde insan tekinin hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. İnsanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun insan teki kişiliğidir. Soylu ve yüce olanı yaratan odur. Çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

Bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor. Bir mızıkanın ardından sıra-sıra  yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. Onda, bir beyin olmasa da olur. Yalnız murdar ilikle bu iş pekâlâ başarılabilir. İnsan uygarlığının bu yüz karasını bir an önce yok etmek ‘ gerekir. Ismarlama kahramanlık, budalaca oldu bittiler, sözde yurtseverlik palavraları tiksindirir beni. Savaş ne kadar iğrenç, ne kadar aşağılık geliyor bana! Böyle yürekler açısı bir işe girmektense, dilim-dilim kesilmeye razıyım. Buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın. Bu satırlar Hitler ordusunun dünyayı kasıp kavurduğu ve 6.000 yahudiyi zehirli gazlarla öldürdüğü günlerde yazılmıştır.

Duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır. Sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. Onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir. İşte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz. Bedeni ile öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. Zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu. çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. Hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren akım, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

 HAYATIN ANLAMI

Hayatımızın ve, genel olarak, bütün canlı varlıkların hayatının anlamı nedir? Bu soruya karşılık vermesini bilmek dindar olmayı gerektirir. Diyeceksin ki, böyle bir soruyu sormanın bir anlamı var mı? Ben de şunu söyleyeceğim sana: Kendi hayatına ve başkaların kine anlamsız gözüyle bakan insan, yalnız mutsuz olmakla kalmaz, kolay kolay yaşamasını bile beceremez.

BİR İNSANIN GERÇEK DEĞERİ

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

ZENGİNLİK ÜSTÜNE

Şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. Yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. Para bencilliği çeker, ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. Carnegie’nin para çuvallarıyla yüklü bir Musa, bir İsa, bir Gandhi düşünebilir misiniz?

BİLİM VE DİN

İnsanların yaptıkları ve tasarladıkları her şey duydukları ihtiyaçları gidermeğe ve acılarım dindirmeye yarar. Düşünce akımlarını ve gelişmelerini anlamak istersek, bunu her zaman göz önünde tutmalıyız. Çünkü, her insan çabası ve yaratışı, görünürde ne kadar yüce olursa olsun, duyguların ve özlemlerin etkisi altındadır. Öyleyse, insanları dinsel düşüncelere, en geniş anlamıyla inanca götüren duygular ve ihtiyaçlar neler olmuştur? Bunun üzerinde düşündüğümüz zaman, dinsel düşüncenin ve hayatın beşiğinde türlü türlü duygular buluruz. İlkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. Bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar bir takım işler yapmayı, kurbanlar vermeği düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur. Buna korku dini diyorum. Bu dini kimse yaratmamış, özel bir din adamları bölüğünün kurulmasıyla dondurulmuştur. Bu bölük kendine, korkulan varlıklarla halk arasında bir aracı süsü vermiş ve «yönetici güç» durumunu bunun üzerine kurmuştur.

Çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir, ya da politik gücü elinde tutan sınıfla papaz sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

ikinci dinsel kuruluş kaynağı toplumsal duygulardır. Baba ve ana, büyük toplulukların başındaki yöneticiler ölümlü ve yanılabilir insanlardır. Yönetilme, sevilme ve korunma özlemi, koruyan, karar veren, ödül ve ceza veren bir kader-Tanrı kavramının oluşmasına yol açmıştır. Bu, insanın düşünce ufkuna göre, kabilenin hayatını, insanlığın hayatını, hatta, genel olarak, hayatı seven, besleyen, insanı yıkımlarında ve yatıştıralmaz özlemlerinde avutan ve öbür dünyaya göçenlerin ruhunu koruyan bir Tanrıdır. Toplumsal ve ahlaksal Tanrı kavramı budur işte.

Yahudi halkının kutsal kitaplarında korku dininin ahlaksal dine dönüştüğü görülebilir ; bu dönüşüm İncil’de daha da ileri gitmiştir. Bütün uygar halkların dinleri, özellikle, doğu halklarınkiler, toptan ahlaksal dinlerdir. Korku dininin ahlaksal dine dönüşümü, halkların hayatında önemli bir ilerlemedir, ilkel halkların dinlerinin salt korku dini, uygar ülkelerinkiyse salt ahlaksal din olduğu yolundaki ön-yargıdan sakınmak gerekir. Hepsi de daha çok iki tipin karışımıdır. Bu karışımda, toplumsal hayatın yüksek basa” inaklarında ahlaksal din ağır basmaktadır.

Bu tiplerin ortak özelliği Tanrı kavramının insan biçiminde olmasıdır. Yalnız özellikle zengin kişiler ve topluluklar, genel olarak, bu dinsel hayat basamağının üstüne çıkarlar. Ama, saf halinde, pek sık rastlanmamakla birlikte, hepsinde üçüncü bir dinsel hayat basamağı vardır: Buna kozmik din duygusu demek isterim. Bunu hiç bilinmeyeni anlatmak zordur, hele insana benzer hiç bir Tanrı düşüncesi ile bağdaştırılmazsa. İnsanoğlu, insan isteklerinin ve amaçlanın boşluğunu, tabiatta ve düşünce dünyasında kendini gösteren o aklı durduran düzenin yüceliğini görür. Hayat ona bir çeşit zindan gibi gelir ve anlam dolu bir bütün olarak hayatı toptan kavramak ister. Kozmik din duygusunun ilk izleri, dönüşümün ilk basamağında, örneğin Davud’un bazı mezamirinde ve bazı peygamberlerde bulunmaktadır. Kozmik din duygusu budizmde ve hele Schopenhauer’in eşsiz yazılarında ağır basar. Bütün çağların dinsel dehaları, dogmalar ve insan biçiminde bir Tanrı tanımayan kozmik din duygusu ile kendilerini göstermişlerdir. Onun için, başlıca öğretisi kozmik din duygusuna dayanan hiç bir kilise olamaz. Böylece, bütün çağların sapkın denilen insanları arasında bu yüce din duygusuyla yüklü olan ve çok kez çağdaşlarca dinsiz, kimi zaman da ermiş sayılan insanlar vardır. Demokritos, Assisi’li Francesso ve Spinoza bu bakımdan birbirlerine yakındırlar.

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiçbir Tanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir. Böylece, dinle bilim arasında alışılagelenden başka bir ilişki düşüncesine geliyoruz.

Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup gibi görebilir ve bunun nedenini anlamak da zor değildir. Neden-sel yasanın bütün olayları yönettiği gerçeğine ermiş birisi, kozmik oluşumun ilerlemesinde araya giren bir varlık düşüncesini kabul edemez. Tabii, nedensellik varsayımını ciddiye alıyorsa. Korku dini gibi toplumsal ve ahlaksal dinin de yeri yoktur onun düşücesinde. Ödül ve ceza veren bir Tanrıya aklı yatmaz. Şundan ötürü ki, insan sıkı bir takım dış ve iç yasaların etkisindedir, onun için de, cansız bir nesne nasıl devinimlerinden sorumlu değilse, o da Tanrıya karşı sorumlu değildir. Bu yüzden, ahlâkı baltalıyor diye bilime çatmışlardır, tabii haksız olarak. İnsanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. Bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur. İNSANLARIN YALNIZ ÖLÜMDEN SONRAKİ CEZA KORKUSU VE ÖDÜL UMUDU İLE KENDİLERİNİ TUTABİLECEKLERİNİ DÜŞÜNMEK İNSANLIK İÇİN HİÇ DE ÖVÜNÜLECEK BİR ŞEY DEĞİLDİR.

İşte bu nedenlerden ötürü kiliselerin niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır. Ama, ben ayrıca kozmik din duygusunun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum. Yalnız büyük çabaların ve hele fedakârlığın (ki onlarsız yeni yollar açan bilimsel yaratma gerçekleşemez), yalnız bunların değerini bilenler gündelik kaygıları aşan bir çalışmayı doğuran duygu gücüne önem verebilirler. Keplerle Newton’un uzun yıllar tek başlarına çalışarak, gök mekaniğinin işleyişini aydınlatabilmeleri için, dünyanın kuruluşundaki akılsallığa derin bir inançları olması, ve bu aklın dünyadaki yansısını olsun yakalamak yolunda ne ateşli bir istekleri olması gerekirdi! Bilimsel araştırmayı yalnız pratik sonuçlarıyla bilen kimse kolayca aklanabilir ve çevrelerindeki şüpheci kimselere inat düşüncelerini dünyanın dört bir yanında ve dört bir çağındaki yoldaşlarına ulaştıran bu insanların dünya görüşünü kavrayamaz. Ancak hayatını böylesi yüksek amaçlara adayan kimse, bu büyük insanları coşturan ve onları, sayısız başarısızlıklara rağmen, amaçlarına bağlı tutan gücün ne olduğunu anlayabilir. Bu türlü güçleri kozmik din duygusu cömertçe verir insana. Bir çağdaşımız, haklı olarak şöyle demiştir: «En ciddi bilginler, içlerinde derinden derine bir dinsel duygu taşıyanlardır.»

DİN DUYGUSU VE ARAŞTIRMA

Bilimin derinlerine inerseniz, kendince bir dinselliği olmayan bir bilim kafasına zor rastlarsınız. Ama bu din duygusu, basit insanınkinden apayrıdır. Böyleleri için Tanrı, iyilik beklenen ve cezasından korkulan, ne kadar saygın olursa olsun, kişisel ilişkiler kurulan bir varlıktır; çocuğun babasıyla olan ilişkisine benzer yücelmiş bir duygu.

Oysa, bilgin bütün olup bitenlerin neden-sel bilincine varmıştır. Onun gözünde gelecek geçmişten ne daha az zorunludur, ne de daha belirli. Ahlâk onun için Tanrı ile değil, tamamen insanla ilgili bir iştir: Onun din duygusu, tabiat yasalarının düzeni karşısında şaşkın bir hayranlıktır. Çünkü, tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini göstermektedir ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları, bu aklın yanında sönük bir bölge gibi kalır. Bu duygu, bencil isteklerinin köleliğinden kurtulabildiği ölçüde, hayatının ve çabalarının ana yolu olur. Bu duygu, bütün çağlarda yaratıcı din adamlarının içini dolduran duygunun benzeridir.

 

 

TANRI KAVRAMININ SÖMÜRÜLMESİ

Daha iyi bir dünyanın kurulmasına çalışılırken Tanrı kavramından yararlanılması gerektiğine inanmıyorum. Bunun, çağdaş bir aydının davranışları ile bağdaşabileceğini sanmıyorum. AYRICA, TARİH DE GÖSTERİYOR Kİ, HER TOPLULUK YA TANRININ KENDİLERİNDEN YANA OLDUĞUNA İNANIYOR, YA DA BÖYLE OLDUĞUNA KARŞIMDAKİLERİ İNANDIRMAĞA ÇALIŞIYOR.

Bu da, sağduyuya dayanan bir anlayış ve davranışı güçleştiren bir durum. Daha ahlâklı ve aydınca bir tutumun gelişmesi yolunda girişilecek sabırlı ve açık sözlü eğitim çalışmaları, kanımca, daha mutlu bir yaşama düzenine giden tek yoldur.

 

AYDINLARA BİLDİRİ

Biz, çeşitli ulusların aydın ve bilginleri, bugün ağır, tarihsel bir sorumluluk taşımak duygusuyla toplanmış bulunuyoruz. Toplanmamızı sağlayan Fransız ve Polonyalı meslektaşlarımıza şükran borçluyuz: Önemli bir amaç uğruna topladılar bizi, amaçları bütün dünyada barış ve güvenliği korumak için bilge kişilerin etkisinden faydalanmaktır. Çok eski bir sorunla karşı karşıyayız: Bu sorunu ilk ele alanlardan biri Platon’dur: insan sorunlarını çözümlemekte kendimizi içgüdülerimize ve soydan gelme tutkularımıza bırakmaktansa, aklımızı usumuzu kullanalım diyordu.

Ama üzücü deneyler bize öğretti ki akıllı düşünce sosyal hayatımızın sorunlarını çözmeye yetmiyor. Derine, öze giden araştırmalar, bilimsel çabalar insanlık için trajik sonuçlar doğurmuştur kimi zaman. Çünkü, buluşlarıyla bilim bir yandan insanı ağır ve yorucu çabalamadan kurtarmış ve ona daha rahat, daha varlıklı bir hayat sağlamışsa da, öte yandan hayatına büyük bir kuşku sokmuş, onu tekniğin kölesi yapmıştır – üstelik de işin en kötü yönü, insanlığı yığın halinde yok edebilecek araçlar yaratmıştır. Gerçekten tüyler ürpertici bir trajedidir bu.

Ama daha da feci bir gerçek şudur: insanlık bilim ve teknoloji alanında üstün başarılar kazanan birçok bilginler yetiştirdiği halde, bizi yıpratan çeşitli politik kavgalara ve ekonomik gerginliklere uygun çözüm yolları bulamadık, uzun zamanlar. Herhalde, bireyler ve uluslararasında beliren ekonomik çıkar çatışmaları dünyanın bugünkü tehlikeli gergin durumu doğurmuştur. İnsan ulusların barış içinde yaşamasını sağlayacak politik ve ekonomik düzeni daha kuramamış, savaş olanaklarını ortadan kaldıracak ve yığınla insanı yok edebilecek öldürücü araçların kullanılmasını büsbütün yasak edecek bir yöntemi daha yaratamamıştır.

Biz bilim adamları, biz ki acı bir kaderle yok edici araçların daha etkili ve daha korkunçlarının yaratılmasına yardım ettik, biz bütün gücümüzü bu silâhların insan dışı amaçlarla kullanılmasını önlemeyi ilk ve tek ödev bilmeliyiz. Bizim için bundan önemli ödev olabilir mi? Hangi toplum görevi yüreklerimize daha yakın olabilir? Kongremiz bu yönden hayatımızla ilgili bir önem taşımaktadır. Birbirimize danışmaya, düşünce alış verişi yapmaya geldik. Dünya uluslarını birbirine bağlayan düşünce ve bilim köprülerini kurmalıyız. Ulusal sınırların kurduğu uğursuz engelleri yıkmalıyız.

Daha ufak topluluklarda insan toplum düşmanı güçleri yok etmekte daha başarılı sonuçlar elde etmiştir. Bu, örneğin, kentler içindeki hayat bakımından ve bir dereceye kadar tek tür devletler içinde kurulan topluluklar için bir gerçektir. Bu çeşit topluluklar da gelenek ve eğitim ölçülü bir etki yaratmış ve belli sınırlar içinde yaşayan insanların birbirleriyle uyumlu ilişkiler kurmalarını sağlamıştır. Ne var ki çeşitli devletlerarasındaki alış verişte anarşiden daha

kurtulamamış bulunuyoruz. Son yüz yıllarda bu bakımdan gerçek bir ilerilik sağladığımızı sanmıyorum. Uluslararasındaki anlaşmazlıklar çoğu zaman kaba kuvvet, yani savaş yoluyla çözümlenmektedir. Sınırsız egemenlik isteği, çoğu zaman, yani maddi olanak ele geçer geçmez, saldırıcı eylemlere yol açmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde görülen bu anarşi yüzyıllar boyunca insanlığın başına sonsuz belâlar, tarifsiz yıkımlar getirmiştir. Çok kez insanların gelişmesini durdurmuş, karakterlerini bozmuş, düzenlerini yıkmıştır. Kimi Zaman birçok ülkeleri temelden yok etmiştir.

Ulusların boyuna savaşa Hazırlanma isteği insanların hayatında daha başka etkiler de yaratmıştır. Son yüzyıllarda devletin yurttaşlar üzerindeki egemenliği gün geçtikçe pekleşmiş ve bu durum devletin akıllı adamlar tarafından idare edildiği ülkelerde olduğu kadar kaba kuvvetin ağır bastığı zorbalıklarda da görülmüştür. Yurttaşlar arasında normal, barışçı ilişkileri korumak için kurulmuş olan devletin görevi modern endüstride makineleşmenin yerleşmesi ve yayılması yüzünden gün geçtikçe ağırlaşmış, çapraşıklaşmıştır. Çağdaş devlet yurttaşlarını dışardan gelebilecek saldırılara karşı korumak için korkunç ölçüler alan bir askeri düzen kurmak zorundadır. Devlet ayrıca yurttaşlarını olabilecek bir savaş için eğitmeği zorunlu görmektedir; bu «eğitim» se yalnız gençlerin düşünce ve duygularını bozmakla kalmamakta, ne yazık ki yetişkinler üzerinde de kötü etkiler bırakmaktadır. Hiçbir ülke bu bozulmayı önleyemez. Saldırı emelleri beslemeyen ülkelerin yurttaşlarını bile etkiler bu durum. Böylece yeni bir puta taparlık kurulmuş, devlet güçlü etkisinden yalnız pek az kimsenin kurtulabildiği modern bir put oluvermiştir.

Ne var ki savaş eğitimi bir hayaldir. Bu son yılların teknik gelişmesi yepyeni bir askeri durum yaratmıştır. Birkaç saniyede yığınla insanı yok edebilecek, kocaman ülkeleri yerle bir edecek korkunç silâhlar icat edilmiştir. Ama bilim bu silâhlara karşı korunma çarelerini daha bulamadığı için, devlet yurttaşlarının güvenini sağlamak için tedbir alamamaktadır.

Peki, kurtuluş yolu nedir?

Hayal almayacak bir yıkım, körü körüne bir yok oluş tehlikesine karşı insanlığın tek korunma çaresi bu silah ile yapmak ve kullanmak yetkisini uluslar-üstü bir kuruma vermektir. Ne var ki günümüzün koşulları altında milletlerin uluslar-üstü bir kuruma böyle bir yetki tanımaları ancak geçmişte savaşla sonuçlanan her türlü anlaşmazlığı çözümlemek hak ve görevini vermeleri ile mümkündür. Bu yetki yasa yoluyla uluslar üstü kuruma tanındıktan sonra, ayrı ayrı devletlerin görevi daha çok içişleriyle sınırlı kalır; devlet de uluslararası güvenlik bakımından hiçbir tehlike göstermeyen sorunları çözümlemekle yetinir o zaman.

Ne yazık ki, insanlığın içinde bulunduğu durumun devrimci çarelere başvurmayı gerektirdiğini hükümetlerin anladığını gösteren belirtiler henüz ortaya çıkmamıştır. Durumumuz geçmişteki hiçbir duruma benzetilemez. Bu yüzden geçmişte yeterli görünmüş hiçbir çare ve yönteme başvuramayız. Düşüncemizde devrim açmak, eylemlerimizde devrim yapmak zorundayız ve dünya ulusları arasındaki ilişkileri devrimci bir anlayışla yeni baştan düzenlemek cesaretini göstermeliyiz. Dünkü klişeler bugün işimize yaramaz ve herhalde yarın büsbütün eskimiş olacaklardır. Bunu bütün dünya insanlarına anlatmak aydınların bugün yüklenecekleri en önemli toplum görevidir. Onlar ulusal baskılar yeterince aşmak cesaretini ve dünya uluslarına kökleşmiş geleneklerini kökünden değiştirmek isteğini aşılayabilecek kadar kudret gösterebilecekler mi?

Büyük bir çaba gerektir. Bugün başarı kazanılmazsa, uluslar-üstü kurum yarın kurulacak, ama bugünkü dünyadan kalma büyük bir yıkıntı üstüne kurulacaktır. Umarız ki zamanımızda görülen uluslararası anarşinin ortadan kalkması dünyanın yıkılması pahasına olmayacaktır, çünkü kendi kendimize hazırlamış olacağımız bu yıkımın nereye varacağını kestiremeyiz, önümüzde çok az zaman var. Bugün işe girişmezsek, yarın geç kalmış oluruz.

Reklamlar
Bu yazı Özlü Sözler, Bilgi, Din, Felsefe, Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s