ALBERT EİNSTEİN – HAYATIN ANLAMI , BİLİM VE DİN, ZENGİNLİK ÜSTÜNE , KOZMİK DİN ANLAYIŞI , AYDINLARA BİLDİRİ

Biz dünyalıların ne garip bir durumu var! Burada kısa bir süre için bulunuyoruz. Niçin geldiğimizi bilmiyoruz, sezer gibi oluyoruz zaman zaman. Ama, çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz; önce, bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da, yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için. İç Ve dış hayatımın, ölü ve diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeğe çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. Azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çok kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. Bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. AYRICA ŞUNA DA İNANIYORUM Kİ, SADE VE KENDİ HALİNDE BİR YAŞAYIŞ, BEDEN VE KAFA BAKIMINDAN HERKES İÇİN DAHA İYİDİR.

İNSANIN FİLOZOFİK ANLAMDAKİ ÖZGÜRLÜĞÜNE HİÇ DE İNANMIYORUM. Her birimizin davranışları, yalnız dış baskıların değil içten gelen bir takım zorunlukların da etkisindedir. Schopenhauer’in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini isteyemez» sözü tâ gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini, kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humor’a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

İnsan hayatının, genel olarak, yaradılışın anlamını ya da ‘’amacım” araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. Bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten bir takım ülküler vardır. Bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. Böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler, İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur. Aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiç bir zaman ulaşılamıyacak bir amaca yönelmesem, hayat bana bomboş gelebilirdi. Nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama, tâ çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

Bende coşkun bir toplumsal adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye. Bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir. Bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. İnsan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. Bunu gören, gerçi, iç temizliğini, kaygısızlığını az çok yitirir. Ama, buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız, kalarak kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

Benim politik ülküm demokratik ülküdür. Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır. Bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. Bunda beni taı kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. Bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arası gelmez didinmelerimle bulduğum bir kaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden gelebilir. Çok iyi biliyorum ki, her hangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. Ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır. Yöneticilerini seçebilmelidirler. Zorbalığa dayanan otokratik bir düzen, bence, kısa zamanda bozulur. Çünkü, zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve dâhi zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır bence. Bu yüzden, bugün italya’da ve Rusya’da gördüğüm böylesi düzenlerin karşısındayım var gücümle. Bugünkü Avrupada demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedenini, demokrasinin temel düşüncesinde değil, hükümet başındakilerin kolay değişkenliğinde ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba  katmayan niteliğindedir. Ama bence Kuzey Amerika Birleşik Devletleri bu bakımdan doğru yolu bulmuşlardır. Uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır, ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir. Buna karşılık, bizim politik sistemimizde insan tekinin hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. İnsanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun insan teki kişiliğidir. Soylu ve yüce olanı yaratan odur. Çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

Bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor. Bir mızıkanın ardından sıra-sıra  yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. Onda, bir beyin olmasa da olur. Yalnız murdar ilikle bu iş pekâlâ başarılabilir. İnsan uygarlığının bu yüz karasını bir an önce yok etmek ‘ gerekir. Ismarlama kahramanlık, budalaca oldu bittiler, sözde yurtseverlik palavraları tiksindirir beni. Savaş ne kadar iğrenç, ne kadar aşağılık geliyor bana! Böyle yürekler açısı bir işe girmektense, dilim-dilim kesilmeye razıyım. Buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın. Bu satırlar Hitler ordusunun dünyayı kasıp kavurduğu ve 6.000 yahudiyi zehirli gazlarla öldürdüğü günlerde yazılmıştır.

Duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır. Sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. Onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir. İşte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz. Bedeni ile öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. Zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu. çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. Hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren akım, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

 HAYATIN ANLAMI

Hayatımızın ve, genel olarak, bütün canlı varlıkların hayatının anlamı nedir? Bu soruya karşılık vermesini bilmek dindar olmayı gerektirir. Diyeceksin ki, böyle bir soruyu sormanın bir anlamı var mı? Ben de şunu söyleyeceğim sana: Kendi hayatına ve başkaların kine anlamsız gözüyle bakan insan, yalnız mutsuz olmakla kalmaz, kolay kolay yaşamasını bile beceremez.

BİR İNSANIN GERÇEK DEĞERİ

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

ZENGİNLİK ÜSTÜNE

Şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. Yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. Para bencilliği çeker, ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. Carnegie’nin para çuvallarıyla yüklü bir Musa, bir İsa, bir Gandhi düşünebilir misiniz?

BİLİM VE DİN

İnsanların yaptıkları ve tasarladıkları her şey duydukları ihtiyaçları gidermeğe ve acılarım dindirmeye yarar. Düşünce akımlarını ve gelişmelerini anlamak istersek, bunu her zaman göz önünde tutmalıyız. Çünkü, her insan çabası ve yaratışı, görünürde ne kadar yüce olursa olsun, duyguların ve özlemlerin etkisi altındadır. Öyleyse, insanları dinsel düşüncelere, en geniş anlamıyla inanca götüren duygular ve ihtiyaçlar neler olmuştur? Bunun üzerinde düşündüğümüz zaman, dinsel düşüncenin ve hayatın beşiğinde türlü türlü duygular buluruz. İlkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. Bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar bir takım işler yapmayı, kurbanlar vermeği düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur. Buna korku dini diyorum. Bu dini kimse yaratmamış, özel bir din adamları bölüğünün kurulmasıyla dondurulmuştur. Bu bölük kendine, korkulan varlıklarla halk arasında bir aracı süsü vermiş ve «yönetici güç» durumunu bunun üzerine kurmuştur.

Çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir, ya da politik gücü elinde tutan sınıfla papaz sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

ikinci dinsel kuruluş kaynağı toplumsal duygulardır. Baba ve ana, büyük toplulukların başındaki yöneticiler ölümlü ve yanılabilir insanlardır. Yönetilme, sevilme ve korunma özlemi, koruyan, karar veren, ödül ve ceza veren bir kader-Tanrı kavramının oluşmasına yol açmıştır. Bu, insanın düşünce ufkuna göre, kabilenin hayatını, insanlığın hayatını, hatta, genel olarak, hayatı seven, besleyen, insanı yıkımlarında ve yatıştıralmaz özlemlerinde avutan ve öbür dünyaya göçenlerin ruhunu koruyan bir Tanrıdır. Toplumsal ve ahlaksal Tanrı kavramı budur işte.

Yahudi halkının kutsal kitaplarında korku dininin ahlaksal dine dönüştüğü görülebilir ; bu dönüşüm İncil’de daha da ileri gitmiştir. Bütün uygar halkların dinleri, özellikle, doğu halklarınkiler, toptan ahlaksal dinlerdir. Korku dininin ahlaksal dine dönüşümü, halkların hayatında önemli bir ilerlemedir, ilkel halkların dinlerinin salt korku dini, uygar ülkelerinkiyse salt ahlaksal din olduğu yolundaki ön-yargıdan sakınmak gerekir. Hepsi de daha çok iki tipin karışımıdır. Bu karışımda, toplumsal hayatın yüksek basa” inaklarında ahlaksal din ağır basmaktadır.

Bu tiplerin ortak özelliği Tanrı kavramının insan biçiminde olmasıdır. Yalnız özellikle zengin kişiler ve topluluklar, genel olarak, bu dinsel hayat basamağının üstüne çıkarlar. Ama, saf halinde, pek sık rastlanmamakla birlikte, hepsinde üçüncü bir dinsel hayat basamağı vardır: Buna kozmik din duygusu demek isterim. Bunu hiç bilinmeyeni anlatmak zordur, hele insana benzer hiç bir Tanrı düşüncesi ile bağdaştırılmazsa. İnsanoğlu, insan isteklerinin ve amaçlanın boşluğunu, tabiatta ve düşünce dünyasında kendini gösteren o aklı durduran düzenin yüceliğini görür. Hayat ona bir çeşit zindan gibi gelir ve anlam dolu bir bütün olarak hayatı toptan kavramak ister. Kozmik din duygusunun ilk izleri, dönüşümün ilk basamağında, örneğin Davud’un bazı mezamirinde ve bazı peygamberlerde bulunmaktadır. Kozmik din duygusu budizmde ve hele Schopenhauer’in eşsiz yazılarında ağır basar. Bütün çağların dinsel dehaları, dogmalar ve insan biçiminde bir Tanrı tanımayan kozmik din duygusu ile kendilerini göstermişlerdir. Onun için, başlıca öğretisi kozmik din duygusuna dayanan hiç bir kilise olamaz. Böylece, bütün çağların sapkın denilen insanları arasında bu yüce din duygusuyla yüklü olan ve çok kez çağdaşlarca dinsiz, kimi zaman da ermiş sayılan insanlar vardır. Demokritos, Assisi’li Francesso ve Spinoza bu bakımdan birbirlerine yakındırlar.

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiçbir Tanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir. Böylece, dinle bilim arasında alışılagelenden başka bir ilişki düşüncesine geliyoruz.

Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup gibi görebilir ve bunun nedenini anlamak da zor değildir. Neden-sel yasanın bütün olayları yönettiği gerçeğine ermiş birisi, kozmik oluşumun ilerlemesinde araya giren bir varlık düşüncesini kabul edemez. Tabii, nedensellik varsayımını ciddiye alıyorsa. Korku dini gibi toplumsal ve ahlaksal dinin de yeri yoktur onun düşücesinde. Ödül ve ceza veren bir Tanrıya aklı yatmaz. Şundan ötürü ki, insan sıkı bir takım dış ve iç yasaların etkisindedir, onun için de, cansız bir nesne nasıl devinimlerinden sorumlu değilse, o da Tanrıya karşı sorumlu değildir. Bu yüzden, ahlâkı baltalıyor diye bilime çatmışlardır, tabii haksız olarak. İnsanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. Bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur. İNSANLARIN YALNIZ ÖLÜMDEN SONRAKİ CEZA KORKUSU VE ÖDÜL UMUDU İLE KENDİLERİNİ TUTABİLECEKLERİNİ DÜŞÜNMEK İNSANLIK İÇİN HİÇ DE ÖVÜNÜLECEK BİR ŞEY DEĞİLDİR.

İşte bu nedenlerden ötürü kiliselerin niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır. Ama, ben ayrıca kozmik din duygusunun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum. Yalnız büyük çabaların ve hele fedakârlığın (ki onlarsız yeni yollar açan bilimsel yaratma gerçekleşemez), yalnız bunların değerini bilenler gündelik kaygıları aşan bir çalışmayı doğuran duygu gücüne önem verebilirler. Keplerle Newton’un uzun yıllar tek başlarına çalışarak, gök mekaniğinin işleyişini aydınlatabilmeleri için, dünyanın kuruluşundaki akılsallığa derin bir inançları olması, ve bu aklın dünyadaki yansısını olsun yakalamak yolunda ne ateşli bir istekleri olması gerekirdi! Bilimsel araştırmayı yalnız pratik sonuçlarıyla bilen kimse kolayca aklanabilir ve çevrelerindeki şüpheci kimselere inat düşüncelerini dünyanın dört bir yanında ve dört bir çağındaki yoldaşlarına ulaştıran bu insanların dünya görüşünü kavrayamaz. Ancak hayatını böylesi yüksek amaçlara adayan kimse, bu büyük insanları coşturan ve onları, sayısız başarısızlıklara rağmen, amaçlarına bağlı tutan gücün ne olduğunu anlayabilir. Bu türlü güçleri kozmik din duygusu cömertçe verir insana. Bir çağdaşımız, haklı olarak şöyle demiştir: «En ciddi bilginler, içlerinde derinden derine bir dinsel duygu taşıyanlardır.»

DİN DUYGUSU VE ARAŞTIRMA

Bilimin derinlerine inerseniz, kendince bir dinselliği olmayan bir bilim kafasına zor rastlarsınız. Ama bu din duygusu, basit insanınkinden apayrıdır. Böyleleri için Tanrı, iyilik beklenen ve cezasından korkulan, ne kadar saygın olursa olsun, kişisel ilişkiler kurulan bir varlıktır; çocuğun babasıyla olan ilişkisine benzer yücelmiş bir duygu.

Oysa, bilgin bütün olup bitenlerin neden-sel bilincine varmıştır. Onun gözünde gelecek geçmişten ne daha az zorunludur, ne de daha belirli. Ahlâk onun için Tanrı ile değil, tamamen insanla ilgili bir iştir: Onun din duygusu, tabiat yasalarının düzeni karşısında şaşkın bir hayranlıktır. Çünkü, tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini göstermektedir ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları, bu aklın yanında sönük bir bölge gibi kalır. Bu duygu, bencil isteklerinin köleliğinden kurtulabildiği ölçüde, hayatının ve çabalarının ana yolu olur. Bu duygu, bütün çağlarda yaratıcı din adamlarının içini dolduran duygunun benzeridir.

 

 

TANRI KAVRAMININ SÖMÜRÜLMESİ

Daha iyi bir dünyanın kurulmasına çalışılırken Tanrı kavramından yararlanılması gerektiğine inanmıyorum. Bunun, çağdaş bir aydının davranışları ile bağdaşabileceğini sanmıyorum. AYRICA, TARİH DE GÖSTERİYOR Kİ, HER TOPLULUK YA TANRININ KENDİLERİNDEN YANA OLDUĞUNA İNANIYOR, YA DA BÖYLE OLDUĞUNA KARŞIMDAKİLERİ İNANDIRMAĞA ÇALIŞIYOR.

Bu da, sağduyuya dayanan bir anlayış ve davranışı güçleştiren bir durum. Daha ahlâklı ve aydınca bir tutumun gelişmesi yolunda girişilecek sabırlı ve açık sözlü eğitim çalışmaları, kanımca, daha mutlu bir yaşama düzenine giden tek yoldur.

 

AYDINLARA BİLDİRİ

Biz, çeşitli ulusların aydın ve bilginleri, bugün ağır, tarihsel bir sorumluluk taşımak duygusuyla toplanmış bulunuyoruz. Toplanmamızı sağlayan Fransız ve Polonyalı meslektaşlarımıza şükran borçluyuz: Önemli bir amaç uğruna topladılar bizi, amaçları bütün dünyada barış ve güvenliği korumak için bilge kişilerin etkisinden faydalanmaktır. Çok eski bir sorunla karşı karşıyayız: Bu sorunu ilk ele alanlardan biri Platon’dur: insan sorunlarını çözümlemekte kendimizi içgüdülerimize ve soydan gelme tutkularımıza bırakmaktansa, aklımızı usumuzu kullanalım diyordu.

Ama üzücü deneyler bize öğretti ki akıllı düşünce sosyal hayatımızın sorunlarını çözmeye yetmiyor. Derine, öze giden araştırmalar, bilimsel çabalar insanlık için trajik sonuçlar doğurmuştur kimi zaman. Çünkü, buluşlarıyla bilim bir yandan insanı ağır ve yorucu çabalamadan kurtarmış ve ona daha rahat, daha varlıklı bir hayat sağlamışsa da, öte yandan hayatına büyük bir kuşku sokmuş, onu tekniğin kölesi yapmıştır – üstelik de işin en kötü yönü, insanlığı yığın halinde yok edebilecek araçlar yaratmıştır. Gerçekten tüyler ürpertici bir trajedidir bu.

Ama daha da feci bir gerçek şudur: insanlık bilim ve teknoloji alanında üstün başarılar kazanan birçok bilginler yetiştirdiği halde, bizi yıpratan çeşitli politik kavgalara ve ekonomik gerginliklere uygun çözüm yolları bulamadık, uzun zamanlar. Herhalde, bireyler ve uluslararasında beliren ekonomik çıkar çatışmaları dünyanın bugünkü tehlikeli gergin durumu doğurmuştur. İnsan ulusların barış içinde yaşamasını sağlayacak politik ve ekonomik düzeni daha kuramamış, savaş olanaklarını ortadan kaldıracak ve yığınla insanı yok edebilecek öldürücü araçların kullanılmasını büsbütün yasak edecek bir yöntemi daha yaratamamıştır.

Biz bilim adamları, biz ki acı bir kaderle yok edici araçların daha etkili ve daha korkunçlarının yaratılmasına yardım ettik, biz bütün gücümüzü bu silâhların insan dışı amaçlarla kullanılmasını önlemeyi ilk ve tek ödev bilmeliyiz. Bizim için bundan önemli ödev olabilir mi? Hangi toplum görevi yüreklerimize daha yakın olabilir? Kongremiz bu yönden hayatımızla ilgili bir önem taşımaktadır. Birbirimize danışmaya, düşünce alış verişi yapmaya geldik. Dünya uluslarını birbirine bağlayan düşünce ve bilim köprülerini kurmalıyız. Ulusal sınırların kurduğu uğursuz engelleri yıkmalıyız.

Daha ufak topluluklarda insan toplum düşmanı güçleri yok etmekte daha başarılı sonuçlar elde etmiştir. Bu, örneğin, kentler içindeki hayat bakımından ve bir dereceye kadar tek tür devletler içinde kurulan topluluklar için bir gerçektir. Bu çeşit topluluklar da gelenek ve eğitim ölçülü bir etki yaratmış ve belli sınırlar içinde yaşayan insanların birbirleriyle uyumlu ilişkiler kurmalarını sağlamıştır. Ne var ki çeşitli devletlerarasındaki alış verişte anarşiden daha

kurtulamamış bulunuyoruz. Son yüz yıllarda bu bakımdan gerçek bir ilerilik sağladığımızı sanmıyorum. Uluslararasındaki anlaşmazlıklar çoğu zaman kaba kuvvet, yani savaş yoluyla çözümlenmektedir. Sınırsız egemenlik isteği, çoğu zaman, yani maddi olanak ele geçer geçmez, saldırıcı eylemlere yol açmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde görülen bu anarşi yüzyıllar boyunca insanlığın başına sonsuz belâlar, tarifsiz yıkımlar getirmiştir. Çok kez insanların gelişmesini durdurmuş, karakterlerini bozmuş, düzenlerini yıkmıştır. Kimi Zaman birçok ülkeleri temelden yok etmiştir.

Ulusların boyuna savaşa Hazırlanma isteği insanların hayatında daha başka etkiler de yaratmıştır. Son yüzyıllarda devletin yurttaşlar üzerindeki egemenliği gün geçtikçe pekleşmiş ve bu durum devletin akıllı adamlar tarafından idare edildiği ülkelerde olduğu kadar kaba kuvvetin ağır bastığı zorbalıklarda da görülmüştür. Yurttaşlar arasında normal, barışçı ilişkileri korumak için kurulmuş olan devletin görevi modern endüstride makineleşmenin yerleşmesi ve yayılması yüzünden gün geçtikçe ağırlaşmış, çapraşıklaşmıştır. Çağdaş devlet yurttaşlarını dışardan gelebilecek saldırılara karşı korumak için korkunç ölçüler alan bir askeri düzen kurmak zorundadır. Devlet ayrıca yurttaşlarını olabilecek bir savaş için eğitmeği zorunlu görmektedir; bu «eğitim» se yalnız gençlerin düşünce ve duygularını bozmakla kalmamakta, ne yazık ki yetişkinler üzerinde de kötü etkiler bırakmaktadır. Hiçbir ülke bu bozulmayı önleyemez. Saldırı emelleri beslemeyen ülkelerin yurttaşlarını bile etkiler bu durum. Böylece yeni bir puta taparlık kurulmuş, devlet güçlü etkisinden yalnız pek az kimsenin kurtulabildiği modern bir put oluvermiştir.

Ne var ki savaş eğitimi bir hayaldir. Bu son yılların teknik gelişmesi yepyeni bir askeri durum yaratmıştır. Birkaç saniyede yığınla insanı yok edebilecek, kocaman ülkeleri yerle bir edecek korkunç silâhlar icat edilmiştir. Ama bilim bu silâhlara karşı korunma çarelerini daha bulamadığı için, devlet yurttaşlarının güvenini sağlamak için tedbir alamamaktadır.

Peki, kurtuluş yolu nedir?

Hayal almayacak bir yıkım, körü körüne bir yok oluş tehlikesine karşı insanlığın tek korunma çaresi bu silah ile yapmak ve kullanmak yetkisini uluslar-üstü bir kuruma vermektir. Ne var ki günümüzün koşulları altında milletlerin uluslar-üstü bir kuruma böyle bir yetki tanımaları ancak geçmişte savaşla sonuçlanan her türlü anlaşmazlığı çözümlemek hak ve görevini vermeleri ile mümkündür. Bu yetki yasa yoluyla uluslar üstü kuruma tanındıktan sonra, ayrı ayrı devletlerin görevi daha çok içişleriyle sınırlı kalır; devlet de uluslararası güvenlik bakımından hiçbir tehlike göstermeyen sorunları çözümlemekle yetinir o zaman.

Ne yazık ki, insanlığın içinde bulunduğu durumun devrimci çarelere başvurmayı gerektirdiğini hükümetlerin anladığını gösteren belirtiler henüz ortaya çıkmamıştır. Durumumuz geçmişteki hiçbir duruma benzetilemez. Bu yüzden geçmişte yeterli görünmüş hiçbir çare ve yönteme başvuramayız. Düşüncemizde devrim açmak, eylemlerimizde devrim yapmak zorundayız ve dünya ulusları arasındaki ilişkileri devrimci bir anlayışla yeni baştan düzenlemek cesaretini göstermeliyiz. Dünkü klişeler bugün işimize yaramaz ve herhalde yarın büsbütün eskimiş olacaklardır. Bunu bütün dünya insanlarına anlatmak aydınların bugün yüklenecekleri en önemli toplum görevidir. Onlar ulusal baskılar yeterince aşmak cesaretini ve dünya uluslarına kökleşmiş geleneklerini kökünden değiştirmek isteğini aşılayabilecek kadar kudret gösterebilecekler mi?

Büyük bir çaba gerektir. Bugün başarı kazanılmazsa, uluslar-üstü kurum yarın kurulacak, ama bugünkü dünyadan kalma büyük bir yıkıntı üstüne kurulacaktır. Umarız ki zamanımızda görülen uluslararası anarşinin ortadan kalkması dünyanın yıkılması pahasına olmayacaktır, çünkü kendi kendimize hazırlamış olacağımız bu yıkımın nereye varacağını kestiremeyiz, önümüzde çok az zaman var. Bugün işe girişmezsek, yarın geç kalmış oluruz.

Reklamlar
Özlü Sözler, Bilgi, Din, Felsefe, Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gazali – The Alchemist of Hapiness (2004) – Abdul Latif Salazar

abdul-latif-salazar-al-ghazali-the-alchemist-of-happiness1

İmam Gazali ekseninde varlığa, dünyaya, hayata dair bilgiler içeren, bir  belgesel film.

Filmi aşağıdaki linkten indirebilirsiniz.
https://drive.google.com/open?id=0B1irXrikfQd3dEdkYXNaWE5fcUE

Filmden replikler

  • Bu dünyaya geliyoruz ve göçüp gidiyoruz orası kesin, sanırım. Anlamamız gereken şey üzerinde yolculuk ettiğimiz bu yoldur. Ama bilgelik ufuk çizgisi gibidir biz yaklaştıkça uzaklaşır bu yüzden her zaman yeni bilgilere ihtiyaç vardır.
  • Bizde yaratılan ilk şey dokunma hissidir. Dokunma hissi, sıcak ve soğuğu ıslak ve kuruyu yumuşaklığı ve sertliği anlamamıza yardım eder. Ama sadece dokunmayı kullanarak renkleri ve sesleri anlayamayız. Dokunma hissinde olduğu gibi bunların gerçekliği yoktur. Sonra görme hissi gelir. Görmek renkleri ve şekilleri algılamamızı sağlar. Görmek bütün duyuların en uç noktasıdır. Sonra ise duymak gelir. Türlü çeşitteki sesleri algılamamızı sağlar. Sonra tat alma ve devam eder bütün duyular tamamlanana dek. Bizler 7 yaşlarındayken sezginin bir parçası içimizde yaratılır. Bu, duyular dünyasından daha fazlasını anlamak için gelişimimizde yeni bir adımdır. Bu noktada daha ileri bir seviyeye geçeriz. Sağduyu içimizde yaratılır. Neyin gerekli, neyin mantıklı veya mantıksız olduğunu ayırt edebiliriz. Bu daha sonraki basamakların idrakidir. Mantığın ötesinde başka bir gözün açıldığı görünmez bir dünyanın farkına varıldığı başka bir aşama vardır. Gelecekte neler olacağı ve bunun gibi şeyler mantığın ötesindedir.
  • Beşikten mezara kadar bilgi arayışı içinde olmalıyız. Ölüm üzerine düşünmek, son yolculuğumuz hakkındaki fikirlerimize yardımcı olur. Ama bu dünyanın eğlenceleri bizi farklı yönlere çeker. Hazırlıklı olmamız gereken şeyi unutmak kolaylaşır.
  • Allah’ın insanoğluna verdiği doğasında olan Allah mizacı vardır ve bu mizaç içimize işlenmiştir. Bence bu mizacın özelliklerinden biri bunu bilmek insan ruhunda acıya sebep olur ki İmam Gazâlî’nin hayatı bunun bir yansımasıdır. Ve bu kaybolup gitmez. İnsan varoluşunun trajik bir yanı da arayışımızdan Allah’ı veya Allah’ı ne ile adlandırıyorsak onu çıkartırsak Budistler Nihai Gerçek veya Nihai Endişe olarak adlandırsalar da…bu yine Allah’ı anlamak, Allah’a yaklaşmaktır. Nihai Endişe, Allah’tır. Nihai Endişe’yi hayatımızdan çıkarırsak yerine başka bir şey bulmak zorundayız.
    Bu insan doğasıdır. İnsanoğlunun içindeki boşluğu doldurmak için başka şeyler buluruz çünkü insan zaten boş bir varlıktır.
  • İmanı mantıkla nasıl birleştirebiliriz ki? Modern dünyada din dersi bir lüks haline gelmiştir. Bir tarafta sinizm vardır ve mutlakiyeti yoktur. Diğer bir tarafta ise yanlış anlaşılmış hadisler. Ve din, bazı mezheplerinde radikal ideologlar tarafından gasp edilmiştir. Bu ad altında eziyetlere izin veriliyor, neden? Din, kurtuluş anlamına gelmesi gerekirken nasıl bu kadar nahoş bir şey haline geldi? Kâfirlik nasıl bu kadar çekici oldu? Nasıl öbür dünyayı veya hayatın daha yüksek bir amacı olduğunu unuttuk? Bu çok korkunç bir durum.
  • Dünya her zaman tehlikelerle dolu olmuştur. Ve Gazâlî şöyle demiştir: “Gerçekten sahip olduğunuz şeyler bir gemi kazasında kaybetmeyeceklerinizdir.”
  • İmam Gazâlî, bilginin başlıca dört tipi olduğunu söylemiştir.
    Birincisi duyusal bilgilerdir. Bir şeyin sıcak veya soğuk olduğunu anlamamızı sağlayan duyusal bilgi türü.Gece vakti olmasına rağmen gündüz olduğunu bakıp görebiliriz. Ama o bunun üzerine çalışmış ve doğru olmadığını söylemiştir. Ateşi olan bir adamın soğuk olmasına rağmen havanın sıcak olduğunu hissetmesi gibi. Duyularımızın bilgilerini inkâr edemeyiz. Ama o bilginin yanılmaz olmadığını söylemiştir. Bilgi, o olmasa da başka bir şekilde düşünerek yanıltabileceğimiz bir şeydir. Görmek en güçlü duyumuzdur. Ama güneş saatindeki gölgeye bakacak olursak görüşümüz bize hareket olmadığını söyler. Hareket yokmuş gibi görünür. Ama gölgeye bir saat sonra bakarsak gözlerimiz bize gölgenin oynadığını söyler. Gelişi güzel değil azar azar ve durmadan. Son derece küçük mesafelerle. Hiç durmadan ve dinlenmeden.
    İkinci bilgi ise mantıksal bilgidir. Matematik bilgisi. Ve diğerleri. Bütün mantıksal bilgisini incelemeye başladığında fark ettiği şey bir olası varsayımdır ki bu çok ilginç ve moderndir. Onun fark ettiği şey vücudun duyu organlarının vazgeçilemez bilgi kaynakları olmadığıydı. Akıl sahibi bir kimse aslında doğru olmadığı halde hiç şüphe duymadan doğru olduğunu düşündüğü aldatıcı bir durumda olabilir. O kendini matematik alanında rahat hissetmiştir ki bu ilginçtir, çünkü modern dünyada da herkesin kendini rahat hissettiği alanlardan biridir matematik. Matematik konusunda çok rahattı çünkü “Uyur ya da uyanık olsan da 2+2 her zaman 4’tür.” demiştir. Kesin bilgi mutlak olmalıdır. Bu mutlakiyet önerisi yanlışlığını göstermek için yapılan teşebbüste dahi bir şüphe yaratmamalıdır anlamına gelir. Birisi 3’ün 10’dan büyük olduğunu iddia ederse bu, taşın altına dönüşmesini veya bir sopanın yılana dönüşmesi demektir buna inanmalı mıyım?
  • Rüyalarımızda ne görürsek gerçek olduğuna inanırız. Ama uyandığımızda kesin olduğuna inandığımız şeyin aslında bir hayal olduğunu görürüz. İlahiyat veya felsefe, duyularımızın bizi kandırmadığına dair nasıl bir garanti verebilirler?
  • Gazali diyordu ki; Azgın bir aslan tarafından kovalanan bir adam kendini kurtaranın bir yabancı veya ünlü biri olmasını önemsemez. Neden insanlar bilgiyi ünlü kişilerden arar? Peki, o ünlü kişi kendi şöhretine kanarsa ne olur?
  • Gazali Farkına vardı ki bütün bu entelektüel bilgi aslında cahilliğin çok iyi kamuflaj edilmiş şekliydi. Ve en önemli şeyden haberi yoktur: kendinden.
  • Benim ölü vücuduma bakıp acı içinde yas tutup ağlayan arkadaşlarıma de ki “Bu bedende gördüğünüzün ben olduğuna inanmayın Allah’ın adıyla, bu ben değilim. Ben bir ruhum ve bu etten başka bir şey değil. Bu vücut bir süreliğine giysimdi ve şu anda benim olduğum kadar sizin de olduğunuz gibi hepimiz Allah’tan gelen insanoğullarının ruhlarıyız. Hepimizin vücutları iyi ve kötü gibi birleşmiştir, biz buyuz. Size iyi niyetli bir mesaj vereyim Allah’ın selameti ve neşesi her daim sizin olsun.”

http://www.imdb.com/title/tt0439430/

Not: Replikler http://ankakedisi.com/filmlerden/al-ghazali-the-alchemist-of-happiness/ sitesinden alınmıştır.

Din, Felsefe, İndir içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Megane 2 1.5 Dci Enjeksiyon Hatası

2009 Megane 2 1.5Dci sahibiyim. Uzun zamandır enjeksiyon hatası ışığı yanıp sönüyordu. Pek önemsemedim. 2 haftadır araç özellikle düşük devirlerde gaz kesmeye,teklemeye ve gaz yememeye başladı ve enjeksiyon hatası verip servis ışığı yanmaya başladı. Enjektör temizleyici filan kullandımsada bir faydasını görmedim. Neyse bu sabah tekleme iyice artınca reno yetkili servisindeki arkadaşın yanına götürdüm aracı. Makinaya bağladılar. Ben enjektörler veya yakıt pompası arızalı diyeceğini düşünürken , “fren müşürü” ve “gaz pedalı” arızalı göründü cihazda. Usta fren müşürünü değiştir enjektörlerinde yakıt pompanda sorun yok dedi. Yine yaparsa gaz pedalı değiştirilebilir dedi. 50 tlye fren müşürünü değiştirttim ve hata kesildi…

2- Aynı Enjeksiyon hatasını yine verdi. Çok enterasan bir şekilde bir arkadaşın tavsiyesi üzerine hava filtesini değiştirdik ve hata kesildi.

Bilgi içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Asus Zenfone 4 incelemesi

Arkadaşlar merhaba, 

1 haftadır Asus Zenfone 4 telefonu kullanıyorum , ilgilenen arkadaşlar için telefon hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum.

Asus_ZenFone_35833887_CES_2014-5134

Fiyat

Turkcell bayilerinde nakit 450 TL’ye satılıyor. Kredi kartı tek çekim isterseni %3 komisyon talep ediyorlar. (Kutudan kulaklık çıkmıyor bilginize)

Telefon Fiziksel Özelliği

Kasa kaliteli bir plastikten yapılmış. Gayet şık duruyor. Iphone tasarımına benziyor. Tuşlar gayet kullanışlı ve fonksiyonel. Ekranı gayet kaliteli renkler güzel. Fiziksel olarak tatmin edici bir kaliteyi yakalamış telefon

Hafıza ve İşlemci

1gb ram ve Intel Atom Z2520(1.2 Ghz dual core) ile geliyor telefon. Hız ve hafıza olarak yeterli. 

Ekran

4 inch ekran. Ekran parlaklığı yeterliği, güneş altında parlaklığı biraz artırmak gerekiyor. Dokunmatiği hızlı ve sorunsuz.

Yazılım

Android 4.3 ile geliyor telefon. Asus kendi ürettiği Zenui arayüzünü kullanıyor. Arayüz çok iyi tasarlanmış, hızlı ve akıcı. Telefon üzerinden sistem güncellemesi yapılabiliyor. Asus kendi ürettiği whatsnext,do it later,supernote,battery saving, gibi yazılımları sisteme eklemiş. Bildirim ve Iphone ‘dakne benzer hızlı erişim yazılımları çok kullanışlı. Menüler hızlı ve akıcı. Yakında 4.4 Kitkkat güncellemesinin geleceğide söyleniyor.  Yazılımlar ile alakalı videoları aşağıdaki linklerden izleyeblirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=X64RQM2aPaQ
http://www.youtube.com/watch?v=akewvEvw2OQ

Batarya

1600 mah lik batarya ile geliyor telefon. Çok çabuk tükeniyor. 1 günü çıkarmıyor telefon. Telefonun en kötü özelliği bataryanın yetersiz olması.

Ses

Telefon konuşma sesi kalitesiz. İnce ve tiz bir ses geliyor. Hoparlör sesi çok yüksek değil. Yeni gelecek güncellemeler ile ses kalitesinin artacağı söyleniyor.

Kamera

Arka 5mp ön Vga. Flash yok. Gündüz çekimleri fena değil, karanlıkta performans iyi değil. Gece çekim moduyla biraz olsun kurtarıyor. 450 TL’lik bir telefon için kamera kalitesi yeterli diyebiliriz.

Sonuç:

Telefon kasa, ekran, yazılım, işlemci ve ram olarak yeterli . Kamera çok iyi değil ve flashı yok , Batarya kötü ve ses kalitesi çok iyi değil. Fiyat 450 TL olarak çok uygun bir fiyatla geldiği için bu fiyata bu telefon alınabilir.

Telefonla ilgili sorularınız olursa cevaplamaya çalışırım.

 

Bilgi içinde yayınlandı | 2 Yorum

Muhsin Bey üzerine bir yazı….

arabesk köyden kente göçenlerin bir haykırışı olsa da aslında hiçbir kültürü yansıtmaz, bayağı sözler, sığ anlamlardan ibaret bir kalitesizlik örneğidir. arabesk ali nazik’tir. arabesk boş çığlıkların, yaşanmamış hayatın yalan sözleridir. muhsin bey’in delikanlı oluşunun yanında arabeskin delikanlı sözleri içten pazarlıklı kör duygulardır. muhsin bey ”bize yakışmaz” der, arabesk ”ya benimsin ya kara toprağın” lafı gibi ucuz edebiyatı yapar. arabesk bencil duygularla donatılmışken, muhsin bey naif duygularla gösterir kendini. arabesk yaptığını bas bas bağırırken muhsin bey sessiz kalır. arabesk ”yalnızım dostlarım” derken aslında muhsin bey yalnızdır ama o bunu böyle bağıra bağıra söylemeyi bencillik kabul eder. bunun için muhsin bey arabeski sevmez . bunun için muhsin bey halk müziğidir, sanat müziğidir ve yine bunun için halk ve sanat müziği farklıdır arabeskten.

arabeskin çok satması , halk ve sanat müziğinin fazla dinlenmemesi filmde yer bulmuştur. bu da popüler kültüre ciddi bir eleştiridir aslında. ucuz ve kolay anlaşılan, zeka gerektirmeyen, emek gerektirmeyen, kolay algılanıp, alınan şeyler, yani popüler kültürün birçok ögesi buna dahil. bunlar daha çok rağbet görür her zaman işte. zaman zaman bir ayakkabı, bir pantolon olarak karşımıza çıkar, fast food yemeği olarak karşımıza çıkar. müzik de ise arabesk olarak karşımıza çıkar bu durum. duygu yığıntısı altında duygusuzluktan ibaret arabesk, bunun için hiçbir zaman yılların mirası olan halk müziği ve ciddi bir çalışma gerektiren sanat müziği ile asla yarışamayacaktır. onlar tarih boyunca adı kalacak parçalardır, arabesk kolay tüketilecektir, kendini tüketecektir her zaman ve yeniden yaratılma sürecinde hep kendini tekrarlayacaktır. bunun için eğer bu filmin bittiği yerden bir devamı olsa, ali nazik olmayacaktır ama biri olacaktır. küçük abdi olacaktır, büyük rıza olacaktır, urfalı necip olacaktır, antepli şükrü olacaktır. hepsi zaman içinde kaybolup kendini başkalarına bırakırken aynı zamanda kendini yineleyecektir.

bence muhsin bey türk sinemasında bir dönüm noktasıdır. yeni bir ekolün başlangıcı olarak kabul ediyorum. sinemanın çağ atlayışıdır. önceki döneme bakarsak zaten 80’de sinema kapanmış, 75-80 arası başlayan seks furyasına taleple çöküş noktasına gelmiş sonra bir bocalama evresi. fakat daha evvelde yine kaliteli eserler vermişiz. politik ve dram üzerine daha çok. doğrusu yılmaz güney ön planda. ondan önce susuz yaz gibi bir başyapıt. bu yöne gelince muhsin bey’in dar kalıplardan kurtardığını görüyoruz bizi. köylü ve şehirli ikilisine takılıp kalmamış. köyden kente gelen bir gencin hazin dramını anlatmamış. ortada bir dram var. hem muhsin bey için hem ali nazik için fakat bunu bilinenin ötesine taşımış muhsin bey filmi. eğer filmi tek kelimede özetlersek ; aralarında uçurumlar olan, yükseklik korkusu sahibi iki insanın hayalleri için yaşama tutunma mücadelesi derim. bu konuda film kesinlikle realist davranıyor. yükseklik korkusu olan insanlar uçurumdan daha kolay düşer. bunun için muhsin bey ve ali nazik uçurumdan itiliveriyor. hem muhsin bey hayalleri, iddiası için hapis yatıyor hem de ali nazik ölüyor. evet ölüyor zira filmin sonunda gördüğümüz şahsı ben ali nazik olarak kabul etmiyorum. sadece arabesk sirkülasyonun bir parçası olarak kullanılıp atılmayı bekleyen çöp.

film müziği konusunda ise yine bekleneni vermiş muhsin bey. müthiş orantılı, sahnelere uygun anlarda müziği vermiş. sahnelerin etkileyiciliğine, diyalogların, monologların kusursuzluğuna ve etkileyiciliğini katbekat katlamış müziğin kullanımı. özellikle sanat müziği ile başlayıp, bitmesi çok isabetli bir karar olmuş.

ibrahim tatlıses’in ”ayağımda kundura” yani bir halk türküsü ile girdiği müzik piyasasına arabesk ile devam etmiştir. hiç işi olmadığı halde film çevirmiştir. şovmenlik yapmıştı. buna da ciddi bir eleştiride bulunuyor film. aslında parayı bulduktan sonra yöresel lezzetleri istanbul’a taşımaktan başka bir değeri kalmıyor yaşadığınız, doğduğunuz toprakların demeye getiriyor. parayı bulup, ünlü olduktan sonra daha çok nasıl kazanabilirim üzerine doymaz bir iştahla hareket ettiğini belirtiyor. oysa arada iki halk türküsü okuyup vefa borcunu ödemeye çalışırken etkileyici bir sesin ne kadar kalitesizleştiğini daha iyi anlıyoruz. bu noktaya biraz yoğunlaşınca filme ”altın kolye” vurgusunun da sonradan görmeliğin önemli bir simgesi olarak koyulduğunu anlıyoruz.

muhsin bey’in çalışmayan arabası da aynen altın kolye gibi bir semboldür. artık devrin değiştiğini işaret eder. işlerin zorbalıkla hallolduğunu. kibarca yaklaşımların yarı yolda terk edilmeye neden olduğunu. tesadüf değildir muhsin bey film sonunda biraz zorbalık gösterince pat diye çalışır araba. muhsin bey bu devrin kötü gidişine yenik düşüyor fakat bu yaptığı bu ufak zorbalık bunun göstergesi değil. plakların diğer eşyalarla bırakılması ya satılması ya da çöpe atılması işte bu muhsin bey’in değişen devre yenik düştüğünün göstergesi. ve madam’ın istanbul’u terk etmesi, yıkılan beyoğlu artık bir şeylerin eski güzelliğinde ve naifliğinde olmayacağının diğer göstergesi. bir geçiş döneminin filmi muhsin bey. eskiyen şeylerin çöpe atıldığı ve değersizleştiği, arabesk’in birbirinin aynı sözleri gibi bizim de nasıl tek tipleşmeye yönelik bir geçiş. filmin esprili dili de bu filmi baş yapıt yapan nedenlerden biridir.

söylenecek konuşulacak o kadar çok şey var ki. diğer karakterler. osman’dan tutun da kahveciye kadar. hatta çocuk oyuncu. kuliste uyuması. film boyunca annesinden kendisine tek iyi laf duymamamıza rağmen yine annesi olmadan uyuyamaması. çok güzel ve ince bir ayrıntı. defalarca izleyin diyorum ben sadece. dvd’sini kesinlikle edinin. hiçbir film arşiviniz olmasa. bu tek filmi baş köşenize koyun.

şimdi bir fantezi kuruyorum da acaba günümüzün muhsin bey’ini çeker mi yavuz turgul ? yoksa bu dediğime kızar mı ? bir bencillik olarak mı niteler bunu ? eski muhsin bey’i tüketmek üzerine bir düşünce olarak mı görür ? bilmiyorum. günümüzün muhsin bey’i diye bir filme de ne gerek var ne ihtiyaç. fantezi icabı işte.

teşekkürler yavuz turgul.

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Vodafone 945

Vodafone 945 kullanan arkadaşlar için 2 önerim olacak.

1- Bu cihaz için denediğim en iyi çalışan rom M.Akif İnan ‘ın hazırladığı Xperia Rom V2. Başka romlarla hiç vakit kaybetmeyin.

Bilgi için
http://www.modaco.com/topic/346901-xperia-945-rom-v2-final-rom/
http://www.maxicep.com/forum/konu/xperia-edition-2012-v-2-yayinda-guncellemeler-729-oc-ve-gorsellik-by-m-akif-inal.679644/

Rom İndir
http://uploaded.net/file/o57607ty

2- Vodafone 945 telefonunun dokunmatik ekranı çalışmayanlar için;

* Ankara’da olanlar Sıhhiye’deki Balıkçıoğlu İşmerkezi 16 numaradan satın alabilir 18 numarada montajını yaptırabilirler.

* Dokunmatik ekran fiyatı 30 TL , ekran montajı 15 TL

Bilgi içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Maliye Bakanlığı için alternatif vergi önerilerim

Maliye Bakanlığı’nın ehliyet harcı çalışmasından esinlenerek bende alternatif vergi önerilerimi Maliye Bakanlığı dikkatine sunuyorum:

Nefes Vergisi (Karbondioksit salınımına istinaden,kilo boy üzerinden hesaplanabilir)
İnternet Vergisi (İnternete giriş saatlerine göre düzenlenebilir)
Bluetooth Vergisi (artan bluetooht kullanımına istinaden) 
Din Vergisi (Madem inanıyorsun vergini vereceksin)
Güneş ve Ay ışığından faydalanma vergisi (Ayrı kalemlerde alınabilir)
Kaldırım Vergisi (Yürürken kaldırımlar aşınıyor haliyle)
Vergi Vergisi (Vergi toplamak ne kadar zor biliyormusun?)
Kablosuz Ağ Vergisi (Öyle kafana göre sağa sola sinyal yayamazsın)
Yaşam Vergisi (Hala hayattasın kıymetini bil vergini öde)
Ölüler Vergisi (Ölenlerin işgal ettikleri mezarlar için varislerinden aylık veya yıllık alınan vergi)
Balkon Vergisi (her keyfin bir bedeli var)
Yaz Vergisi (Hava güzel gez eğlen varmı öyle bedavadan)
Ağaç Vergisi (Mis gibi oksijeni ciğere indirirken iyiydi! )
Hayvan Vergisi (Etinden sütünden yününden)
Konuşma Vergisi (Çok konuşanlardan fazla alınabilir, kadın dernekleri isyan edebilir)

Uncategorized içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın